Uğur Mumcu

Türkiye’nin zorluklar içinde yetiştirdiği bir avuç aydın insanı koruyamadık, Mumcu gibi bir elin parmaklarından fazla olmayan aydınlarımızı cahilliğin, cehaletin, gericiliğin, yobazlığın kolgezdiği ışıksız sokaklarda karanlık, çirkin, kahpe yaratıkların  insafına bıraktık.

“kanı yerde kalmayacaktı…”

Yerde kaldı.

 

UĞUR MUMCU

1942

22 Ağustos’ta Kırşehir’de doğdu. Tapu kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey ile Nadire Hanımın dört çocuğunun üçüncüsü.  
1949 – 54
Ankara Ulus’taki Devrim İlkokulunda başladığı ilköğrenimini Bahçelievler’deki Ulubatlı Hasan İlkokulunda tamamladı. 
1957- 61
Ankara Cumhuriyet Ortaokulunu ve Ankara Deneme Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. 
1962
Yazmaya öğrencilik yıllarında başladı. Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi”  başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülünü aldı. 
1963
Fakültede Öğrenci Derneği Başkanı seçildi. 
1965
Hukuk Fakültesini bitirdi ve Cemal Reşit Eyüpoğlu’nun yanında bir süre avukatlık yaptı.  
1965-66
18 Haziran 1965’te “Biz Anayasayı Savunuyoruz. Ya Siz?”  başlıklı makalesiyle Yön Dergisinde yazmaya başladı. 27 Mayıs Devriminin özgürlükçü ortamında “İnsanlar sadece konuştuklarından değil sustuklarından da sorumludurlar” diyerek Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön Dergisinde yazdığı makalelerle bir yandan Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini, tam bağımsız bir Türkiye’yi savundu. 
1967
30 Haziran’da “Kitap Toplatmak Anayasaya Aykırıdır”  başlıklı yazısıyla Kim Dergisinde yazmaya başladı.18 Ağustos’ta “Anayasaya Saygı”  başlıklı yazısıyla Akşam Gazetesinde incelemeleri yayımlanmaya başladı.  
1968
Dil öğrenmek için İngiltere’ye gitti. Yazılarına oradan devam etti. 25 Şubat’ta Akşam Gazetesindeki inceleme yazılarının sonuncusu yayımlandı.1 Mart’ta Kim Dergisindeki son yazısı, Londra’dan yolladığı “Yeter Artık Beyler”   oldu. 25 Mart’tan itibaren aralıklarla Türk Solu Dergisinde yazmaya başladı.
 
1969
31 Ocak’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı oldu. 15 Temmuz’dan sonra incelemeleri, Milliyet Gazetesinde yayımlanmaya başladı. Asistan olduktan sonra, 13 Kasım’da Ankara Barosu Levhasından kaydını sildirerek avukatlığı bıraktı.     
1969-71
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde yazıları yayımlandı. 
1970
Ant Dergisi ile Cumhuriyet Gazetesinde makale ve incelemeleri yayımlandı. 24 Mart’tan itibaren Devrim Dergisinde yazmaya başladı. 
1971
12 Mart’ta gerçekleşen darbenin aydınlara yönelik baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı. 17 Mayıs’ta gözaltına alındı. Ayrıntı “Kitaplarımı İsterim” . Bir ay sonra serbest bırakıldı.
12 Temmuz’da Ortam’da yazıları yayımlanmaya başladı. Dergi, 29 Kasım’da çıkan sayısından sonra kanun dışı baskıları protesto etmek amacıyla yayın hayatına son verdi. 27 Ekim’de Devrim Dergisine son kez yazdı.Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada, orduya hakaret etme savıyla tutuklandı. Pek çok aydınla birlikte, Mamak Askeri Cezaevinde bir yıla yakın kalan Uğur Mumcu, açılan davada 7 yıl hapse mahkûm edildi ancak, kararın Yargıtay’ca bozulmasının ardından serbest bırakıldı. 
1972
10 Ekim’de serbest bırakılmasının ardından hemen askere alındı. 
1973
Tuzla Piyade Okulunda 10 Ocak’a kadar süren üç aylık eğitimden sonra, okul yönetimi tarafından “kötü hal ve düşünce sahibi” diye suçlanarak “er” çıkarıldı ve Patnos’a yollandı. 
1974
 31 Ocak’ta askerliğini sakıncalı piyade eri olarak, Ağrı’nın Patnos ilçesinde tamamladı. Bu yaşadıklarını “Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!” diyerek, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için sadece maddi tazminat isteğiyle açtığı davayı kazandı ve yedek subaylık hakkını elde etti.  
Askerlikten sonra üniversitedeki görevinden ayrıldı ve gazeteciliğe profesyonel olarak, 25 Şubat’ta Yeni Ortam Gazetesinde “Anarşist!..”  başlıklı yazısıyla başladı.  
Yazılarında, hem sorunları dile getirdi hem de hukuka aykırı ve yasadışı uygulamaların üstüne gitti. “Tek bir tahrikçi ajan adı veremezsiniz” diyen Demirel’e “Bir Hikâyemiz Var”  başlıklı yazısında, onlarca provokatörün adını belgeleriyle açıklayarak, tüm antilaik, antidemokratik oluşumları uygulamalarıyla belgeledi. 
“Sormayalım mı?”  yazısı için tıklayınız. 
1975
12 Mart’ta “Ayrılırken”  başlıklı yazısıyla Yeni Ortam Gazetesinden ayrıldı. 
18 Mart’ta “Denklem”  yazısıyla Cumhuriyet Gazetesindeki ‘Gözlem’ başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda da Anka Ajansında çalışmaktaydı. 
Nisan ayında 12 Mart dönemini sergilediği makalelerinden oluşan Suçlular ve Güçlüler  kitabı yayımlandı. 
Ekim ayında, Anka Ajansında çalışırken Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in hayali mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası  adlı kitap yayımlandı. Böylece “hayali ihracat” kavramı kamuoyunun gündemine girmiş oldu. 
1976
Mayıs ayında Güldal Homan ile nişanlandı. 19 Temmuz’da evlendiler. 
1977
Anka Ajansından ayrılarak Cumhuriyet Gazetesinin kadrolu yazarı oldu. 
Terörün toplumu korkuya, karamsarlığa ittiği günlerde, kalemiyle teröre karşı durdu. Taksim’deki 1 Mayıs katliamının ardından, bu olayı ve bu tür olayları irdeleyen yazılar yazdı. Mayıs ayında oğlu Özgür dünyaya geldi. 
Sakıncalı Piyade  ve Bir Pulsuz Dilekçe  kitapları yayımlandı. 
1978
12 Mart döneminde yaşadıkları, gülmece ustaları için bulunmaz bir malzemeydi. Kendisi de yazı ve konuşmalarında gülmece öğelerini sık sık kullanırdı. Bu dönemi anlattığı Sakıncalı Piyade adlı yapıtını, Rutkay Aziz ile birlikte, tiyatroya uyarladı. Sakıncalı Piyade Tiyatro ilk olarak Ankara Sanat Tiyatrosu’nca (AST) sahneye kondu ve700 kez sahnelendi. 
Aralık’ta, siyasal yaşamda adı duyulan, belli dönemlere damgasını vurmuş birçok ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı Büyüklerimiz  yayımlandı. 
1979
Terörün yeniden tırmandığı, gencecik insanların sokak ortasında kurşunlandığı, kahvelere, evlere bombaların atıldığı bir ortamda, tarihin boş yere tekrar etmesini önlemek ve ders alınmasını sağlamak amacıyla, 12 Mart öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı Çıkmaz Sokak Temmuz ayında yayımlandı. 
1980
1980’li yıllar başlarken 70’li ve 60’lı yılları da incelediği, yenilmeyen gücün, halkın örgütlü gücü olduğunu anlattığı yazıları Tüfek İcat Oldu  başlığı altında Şubat ayında yayımlandı. 
12 Eylül darbesi oldu. “Bundan Sonra”.
 12 Eylül’ü gerçekleştiren generaller tarafından partilerin, birçok kitle örgütünün kapatılması gibi sorunların yaşandığı bu dönemi ve uygulamalarını eleştirdi.
“Terörsüz Özgürlük” 
 1981
Kendi deyişiyle, “..terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak…” için yazdığı Silah Kaçakçılığı ve Terör  adlı inceleme kitabı Mart ayında yayımlandı. 
13 Mayıs’ta Mehmet Ali Ağca, Papayı öldürme girişiminde bulundu. “Yine Ağca” . Daha önce 1979 yılında Abdi İpekçi’nin katili olarak yakalanan Ağca üzerine çalışma ve araştırmalar yapmıştı, Papa olayı sonrasında irdemelerini yoğunlaştırdı.
 Haziran ayında kızı Özge doğdu.
  “Bu kitap ile yalnızca, parlamento çalışmalarını engelleyen, kürsülerde yurt ve dünya sorunlarının özgürce konuşulmasını engelleyen sorumsuz bir azınlığın sergilediği çirkinlikler eleştiri konusu yapılmıştır.” dediği Söz Meclis’ten İçeri’nin ilk baskısı Ekim ayında yapıldı. 
1982
Ağca Dosyası  kitabının ardından Kasım’da Terörsüz Özgürlük  adlı makale derlemesi yayımlandı.  
Barış Derneği kapatıldı. Yöneticileri ve üyeleri 141. ve 142. maddelerden suçlanarak tutuklandı. Barış Derneği Davası, 12 Eylül döneminde, Türk aydınlarına karşı topluma göz dağı vermek için açılmış bir davaydı. Mumcu pek çok yazısında bu konuyu ele aldı. 
1983
Genel seçimler yapıldı. Birçok politikacının yasaklı olduğu bu dönemde, ekonomik ve toplumsal çarpıklıkları, hukuk dışı uygulamaları gözönüne seren araştırmalar yaptı.  Lozan ve Sevr  yazısı için tıklayınız. 
Şubat’ta Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. Bu röportajın NBC’de yayımlanmasını isteyen NBC yöneticilerine, hazırladığı röportajı o sırada kapalı olan gazetesi Cumhuriyet’ten başka bir yerde yayımlamayı düşünmediğini söyledi. 
1984
Mart ayında, ülkedeki olumsuzlukların dile getirildiği, yazar Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan ancak, Kenan Evren’in imzalayanları “vatan hainliği” ile suçlayarak dava açtığı “Aydınlar dilekçesi”nin hazırlanmasına katıldı.  
Sakıncasız  adlı oyunu yazdı. Basındaki yozlaşmanın ve döneklerin sergilendiği, 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkencelerin anlatıldığı oyun, 3 Nisan – 7 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde ve 10 – 27 Mayıs tarihleri arasında da Ankara Sanat Evi’nde sahnelendi. 
Uzun ve yorucu bir araştırmanın ürünü olan Papa-Mafya-Ağca kitabı Haziran ayında yayımlandı. 
1985
Haziran’da Liberal Çiftlik  ve Devrimci Demokrat  adlı kitapları yayımlandı. 
Roma’ya gitti. Papa davasında uzman tanık olarak bilgisine başvuruldu. 
1986  
Mehmet Ali Aybar’la Türkiye İşçi Partisi (TİP) olgusu ve Marksizm üzerine yaptığı Aybar ile Söyleşi  kitabı Temmuz ayında yayımlandı. 
1987 
Şubat’ta, yakın tarihimize ışık tutacağını düşünerek, 27 Mayısçılardan Osman Köksal’ın anı ve mektuplarına yer verdiği kitabı İnkılap Mektupları  yayımlandı. 
Milliyet Gazetesinden Örsan Öymen ile birlikte, Federal Almanya’da, eski Adana Müftüsü Cemalettin Kaplan ile cemaati önünde görüştü. Bu görüşme, 10 Şubat’ta Cumhuriyet Gazetesinde yayımlandı. 
Mayıs ayında araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve Kasım’da da 12 Eylül Adaleti adlı kitapları yayımlandı. 
1988  
Ağustos ayında Eski Türkiye İşçi Partisi (TİP) Başkanı Behice Boran’la yaptığı söyleşiyi içeren Bir Uzun Yürüyüş  yayımlandı. Yine Ağustos ayında, günümüzde de etkinliğini hiç yitirmediği görülen üçlü arasındaki ilişkileri belgeleriyle anlatan yazılarından derlediği Tarikat-Siyaset-Ticaret  adlı kitabı yayımlandı. 
1989  
Özal hükümeti döneminde Milli Savunma Bakanlığına getirilen Ercan Vuralhan, Dışişleri Bakanlığı İdari ve Mali İşler Daire Başkan Yardımcısı iken, diplomatlar ve dış görevdeki personelin güvenliğini sağlamak için aldırılan zırhlı araçlar konusundaki yolsuzluklar üzerine yazılar yazdı. 
1990  
“Yakın tarihimizin pek aydınlanmayan bir bölümünü oluşturuyor..” diye düşündüğü 40’lı yılların siyasal çerçevesini çizmek ve koşullarını yansıtmak amacıyla yaptığı araştırma çalışmalarını 40’ların Cadı Kazanı  adlı kitabında topladı. Ağustos’ta da diğer bir kitabı Kâzım Karabekir Anlatıyor  yayımlandı. 
1991  
Temmuz ayında en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925  yayımlandı.
6 Kasım’da onaylamadığı gelişmeler üzerine, 80 arkadaşı ile birlikte, Cumhuriyet Gazetesinden ayrıldı. 
1992
1 Şubat – 3 Mayıs tarihleri arasında Milliyet Gazetesi’nde yazdı. Buradaki yazılarında Kürt sorununu sıklıkla gündeme getirirken yurtdışındaki PKK yayınlarını yakından izledi. 3 Mayıs’ta Milliyet Gazetesindeki son yazısı “Gazeteci”   ydi. 
Şubat ayında, ilk kez yayımlanan belgelerin yer aldığı Gazi Paşa’ya Suikast  adlı kitabı basıldı. 
7 Mayıs’ta Cumhuriyet Gazetesi’nde yapılan yönetim değişikliği üzerine yeniden Gazetesine döndü. 
Hizbullah, PKK ve kontrgerilla konularını irdeleyen makaleler yazdı.
“Hizbulkontra!..”  
1993
13 Ocak’ta İstanbul’da Harp Akademilerinde gazetecilik üzerine bir konferans verdi. Konuşma metni için Gazetecilik. 
Öldürülmeden önce, PKK ile Kürt sorunu birbirinden ayırdığı bir bakış açısıyla, konu üzerinde çalışmalar yapmaktaydı. 
Detaylı bilgi için son çalışması: Kürt Dosyası
Son yazısı ise “Zeyilname” olmuştur. 
24 Ocak 1993 
Pazar günü arabasına yerleştirilen bomba ile öldürüldü.
 

 

Ruhu şâd olsun, yüce Tanrı, sevgili Uğur Mumcu’yu ve koruyamadığımız, kahpece, katledilmelerine, öldürülmelerine seyirci kaldığımız tüm vatanseverleri ışıklar içinde yatırsın.

 

Devrim Şehidi Kubilây Mustafa Fehmi, Ruhun Şad Olsun.

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ “MUSTAFA FEHMİ KUBİLÂY”

23 Aralık 1930 günü, İstanbul’dan yönetilen, beyinleri yıkanmış bir bölüm Nakşibendi tarikatı üyesi, Derviş Mehmet’in ardında ve “şeriat getireceğiz!” çığırtıları eşliğinde, ellerinde yeşil bayrak, Menemen’i bastılar.
Tarikat güdümlü, robotlaşmış, gözü dönmüş bu kişiler, engel olmak isteyen Yedeksubay öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı tüfekle vurdular, sonra da bağ testeresiyle başını kesip mızrağa taktılar; bu arada göreve koşan iki bekçiyi daha şehit ettiler.

Mustafa Fehmi KubilayWikipedia: Mustafa Fehmi Kubilay (1906- December 23, 1930) was a Turkish teacher and reserve warrant officer.

Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun.

Aramızda Cumhuriyet Bayramı ve balolarının nasıl kutlandığını unutmuş olanlar, hatırlayamayanlar ve özellikle son on – onbir yıldır bu fotoğrafı hiç görmemiş olan yeni yetişmekteki nesiller eskilerde Ata’sının ve davetlilerin Cumhuriyet Balosu’ndaki asil görünüşleri ve zarafetleri hakkında bir nebze olsun fikir edinebilirler, içinde bulundukları durumu geçmişle kıyaslayabilirler ve aradaki farkı anlayabilirler…

Kökeni ne olursa olsun kendini Türk Milleti’nin bir ferdi kabul edip, “Ne Mutlu Türküm” diyebilen, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Silah Arkadaşları’nı, sayan, seven, takdir eden, minnet duyan, büyük bedeller ödenerek meydana getirilen Cumhuriyet’e sahip çıkan cesuryürekli, aydınlık insanların Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

Sağlıcakla kalın,
HUNKAAN

9 EYLÜL 1922, İZMİR’İN KURTULUŞU

YÜZBAŞI ŞERAFETTİN BEY

Buharalılar Ankara’ya 3 kılıç gönderirler, birisi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya, diğerini İnönü kahramanı İsmet Paşa’ya ve 3. kılıcı İzmir’e girecek ilk birliğin komutanına verilmesini isterler…

8 Eylül akşamı komutanlar İzmir’e ilk girecek birliği belirler, bu şerefli görev II. Süvari Tümeni IV. Süvari Alayı müfrezelerinindir. Bu emri alan Yüzbaşı Şerafettin Bey’in sabaha kadar gözüne uyku girmez, 9 Eylül’de şafak sökerken IV. Süvari Alayı Sabuncubeli’nden İzmir’e akmaya başlar, artık İzmir’in dağlarında çiçekler açmaya başlamıştır, mavi gözlü dev Belkahve’den onları izlemektedir, saat 09:00’da Bornava’dadırlar Süvariler, Rum milisler bağlardan ateş açarlar, Yüzbaşı Şerafettin Bey bunlara aldırmaz “İleri” komutunu verir! Saat 09:30 Halkapınar’a ulaşır Türk Urunguları, burada Tuzakoğlu Fabrikası yakınlarına gelirler, Tuzakoğlu Fabrikası’nda “tuzak” kurulmuştur, Şerafettin Bey “At İn!” emri verir, çıkan çatışmada dört kahraman Türk Urungusu şehit olur. Şerafettin Bey anılarında :

“Hepsinin gözleri açıktı ve İzmir’e dönüktü” diyecektir.

Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, Balkan göçmeni Bergamalı Veyis düşerler oracıkta, şimdi “Kahramanlar” denilen o bölgede “Halkapınar Şehitliği”nde yanyana yatarlar.

Saat 11:30 Süvariler artık Alsancak’tadır, Türkler evlerden çıkar atların boyunlarına sarılıp öpenler vardır Rum ahali gemilerle kaçma telaşındadır, Pasaport’a vardıklarında bir Rum el bombası atar Yüzbaşı Şerafettin Bey’in atı ölür, kendiside omuzundan yaralanır, atını  yenileyip Pasaport’tan Konak Meydanı’na dört nala akmaya başlarlar, bu arada taciz ateşleri açılmaktadır…

“Üstüm başım kan içinde kalmıştı. Önem vermedim “İleri” diye seslendim. Ölsem de ne gam!… İzmir’i kurtarmıştık ya, İzmir’e girmiştik ya…”

Saat 12:30 cıvarı saat kulesini gördüklerinde gözyaşlarını tutamazlar, Balkonunda Yunan bayrağı olan “Hükümet Konağı”na yönelirler, Hükümet Konağı’na yaralı gelen Yüzbaşı Şerafettin Bey 15-16 yaşlarındaki bir İzmirli gencin verdiği bayrağımızı alır, koynunda saklar ve…

“Hemen balkona koştum… Yunan bayrağını derhal indirdim, halkımızın öpe, öpe getirdiği şanlı bayrağımızı aldım, önce öptüm… öptüm… öptüm… Yüzümdeki kanlar ve gözyaşlarım ayyıldıza bulaşmıştı…”

10 Eylül 1922 3. Kılıç törenle Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verilir.

İşte bu muhteşem öykünün kısa hali böyle, bu vatan bedava geri alınmadı, o bayrak “Hükümet Konağı”nda dalgalansın diye nice fidanlar, urungular toprağa düştü ve geçen sene Hükümet Konağı’na bayrak çektirmeme girişimleri yaşandı bu ülkede bu utanç verici duruma neden olanları başta; ne Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, Balkan göçmeni Bergamalı Veyis olmak üzere toprağa düşen urungular ne de bu uğurda başka yerlerde şehit düşenler affetmeyecek, onların lanetleri hep üstlerinde olacak bütün Türk Milleti’nin lanetleri gibi…

Yüce Tanrı, bizlerin bu günlere ulaşmasına, kanları ile, hayatlarını ortaya koyarak fırsat veren tüm bu uğurda çarpışmış, artık hiçbirisi aramızda olmayan yaralanmış, toprağa düşmüş Türk Urunguları’nı, cephede, geride mücadele vermiş fedakâr Türk Kadınlarını, Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk ve Silâh Arkadaşları”nı ışıklar içinde yatırsın.

Şükran ve minnetle…

30 Ağustos Zafer Bayramı tüm Türk Milleti’ne kutlu olsun.

(Bu diziyi “youtube” sitesine yükleyen “fatalimam”a çok teşekkürler)

Yeni nesillerin pek çoğunun böyle bir dizinin varlığından haberleri olabilemeyeceğini ve daha önce izlememiş olanlardan izlemek istiyenlerin kolaylıkla erişebilmeleri için Türk Ulusu’nun düşmanın denize dökülene kadarki mücadelesini anlatan “KURTULUŞ” dizisinin linkleri buraya eklenmiştir, bugünlerde “MİLLİ MÜCADELE ve KURTULUŞ SAVAŞI”nın olmadığını öne sürebilecek kadar ulusal (milli) benliklerini kaybetmiş bir takım şuursuzların yazdıklarına aldanarak tarihi farklı öğrenmekte olanların özellikle bu diziyi seyretmelerinde fayda var, düşmanın 225.000 kişi olduğu, 100.000 kayıp verdiği son savaş herhalde bir “çete” çatışması değildir, bu rakamları hayalinde tam olarak canladıramayanların anlıyacağı şekilde açıklamak gerekirse Uhud, Hendek muharebeleri sırasında savaşanların sayısını hatırlamaları yeterli olucaktır, sadece düşman ordusunun kaybı Uhud, Hendek muharebelerine katılıpta çarpışanlardan kat be kat fazladır.

Bu büyük savaş ve zaferi  bir “çete” çatışması olarak  göstermeye çalışan zavallı ajan ve maşalara  inanmakta ısrar edenlerin aydınlanması umuduyla.

Bu ülkede hiç ama hiçkimsenin, bu savaşlarda çarpışıp sonsuza dek  toprağa düşen, yaralanan, hayatı boyunca sakat kalan Türk Milleti’nin kahraman ecdadlarının mücadelelerini bu şekilde şerefsizce küçültme hakkı yoktur!

Bu iddialarda bulunmaya cüret edenlerde Türk Milleti’nden değildir!

30 Ağustos Zafer Bayramı tüm Türk Milleti’ne kutlu olsun.

Sağlıcakla kalın,

HUNKAAN

26 Ağustos’ları Yaşatanlara Minnet ve Şükranla…

Bugün 26 Ağustos, Türk Tarihi için çok önemli günlerden birisi, 1071 yılında Türkler’in Alparslan’la Anadolu’ya son kez gelişleri bugün gerçekleşmişti, ve bu tarih 1071 yılında Anadolu’ya son kez gelen Türkler’i Anadolu’dan koparıp atmak hülyası görenlerin 26 Ağustos 1922, sabah saat 05:30’da Türk Topçu’sunun tepelerine cehennemi yağdırmasıyla rüyalarından uyandıkları ve uyanıkken kâbusu yaşadıkları gündür, bu onlar için öyle bir bozgundur ki, İzmir’den denize dökülene kadar hergün ortalama 40km geri çekilme zorunda kalmışlardır, dünya savaş tarihinde bugüne kadar bir ordunun bu hızla geri çekildiği bir savaş yaşanmamıştır, 225.000 kişilik her türlü araç ve gereçe sahip İngiliz destekli Yunan ordusu 208.000 kişiden oluşan ve mutlak zafer için taarruz etmekten başka seçeneği olmayan Türk Ordusu karşısında tutunamamıştır, unutmamak gerekir ki Yunan’da sıkı savaşçıdır ve ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır, savaş sanatında “taarruz” etmekte olan ordunun başarıya ulaşabilmesi için taarruz edilmekte olana oranla 3 kat fazla olması gerekmektedir, matematiksel olarak 3’e 1 olması gereken bu genel kural Türk Ordusu’nun, Yunan Ordusu’nun mevcudundan birde 17.000 kişi eksik olmasıyla geçerliliğini tamamen yitirmiştir, aradaki farkı kapatan Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün muhteşem savaş zekâsıdır, tarihte bir örneği daha varolmayan böyle bir orantısız taaruzu zaferle taçlandırmayı başarabilmiştir.

Başta Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk ve kendisiyle beraber ölümü göze almış silâh arkadaşlarına, Türk Ordusu’nun tüm urungu subay ve erlerine, Malazgirt’te bir başka zaferi bizlere yaşatan Alparslan ve urungularına en içten minnet ve şükranlarımızla...

Sağlıcakla kalın,
HUNKAAN

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi…

18 Mart 1915 te denizden geçemediler, bayraklarını Çanakkale Boğazında o gün dalgalandıramadılar, bu öyle derin bir acıydı ki, yedikleri tokadı yıllarca unutamamışlardı ve unutmayacaklardı, İngiltere Kraliçesinin son Türkiye’yi ziyareti sırasında 18 Mart 1915 yılında Çanakkaleyi geçemeyen “Queen Elizabeth” adlı savaş gemisi yıllar sonra gene aynı adı taşıyan uçak gemisi olarak boğazı geçti, kraliçe’nin ziyaretinden çok kısa bir süre önce bu savaş gemisinin başına “Queen Elizabeth”i eklediler, kuyruk acıları hiç sonlanmamıştı 18 Mart 1915 te boğazı geçemeyen “Queen Elizabeth” işte şimdi boğazı geçiyordu, hemde tüm seyahati boyunca Türk Bayrağını gönderine hiç çekmeyerek! Buna müsade edenler utansın! Bakın onlar yedikleri tokadı hiç unutmuyorlar ve ellerine geçen her fırsatta bunu yaptıkları saygısızlıklarla, düşmanlıklarla hep belli ediyorlar, onlar hiç unutmuyorlar… sizde unutmayın!
18 Mart Deniz Zaferi kutlu olsun, bunu bize yaşatanlar ışıklar içinde yatsınlar…

Ne Zaman Adam Oluruz…

Ne zaman adam oluruz?” sorusu bu sefer kötü oturdu, herkes bu konuda yanıt olarak birşeyler yazıp çiziyor…

Mesela yanıt şöyle olabiliyor hemen akla gelenlerden biri olarak;

Seçim anketlerinde manipülasyon yapılmadığında.”

Ne zaman adam oluruz?

Anket sonuçlarını başbakanın uçağına binmek ve kendisine şirin görünmek uğruna değiştirmeye kalkanları baştacı  etmediğimiz zaman.

Peh, peh… laflara bakar mısın?

Milletin ağzı torba değilki, büzüveresin, daha neler neler diyecekler…

Arkasından akla hemen Levent Kırca ile televizyon programında yaşanan diyalog geliveriyor…

“Ben salak mıyım?”

“Salaksın!'”

“Çünkü yalakasın…”

Bugün Altaylı’nın yerinde olmayı herhalde hiçkimse istemeyecektir, çok ama çok sıkıntılı bir durum, ister doğru, ister kendisinin iddia ettiği gibi montajlanmış bir kayıt olsun, ancak böyle bir telefon konuşmasını inkâr etmediği o kayıtlarda sarfetmiş olduğu bir takım sözlerin ne kadar montajlanırsa montajlansın kapatılması, örtülmesi, manipüle edilmesi epey zor,  ortalıkta içinde başbakan, mahdumu Bilal Erdoğan, Fatih Saraç ve Fatih Altaylı’nın dahil olduğu gerçek olabilecek bir  “skandal” var, Fatih Altaylı haberin hemen sonrasında alelacele yaptığı açıklamada pek tatmin edici gözükmüyor, bu kadar aceleci davranmayıp başbakan gibi bekleyip sonrasında gidişata göre tavır almak kestanenin daha fazla çizilmemesi açısından daha yerinde bir strateji olmaz mıydı?

Çamur da atılmış, kumpasa gelinmiş de olsa temizlenmek pek kolay olmayacak, peki, ya birde yalın gerçekse?… Valla düşünürken bile kramp giriyor mideye, ülser yarası açacak kadar yıkıcı bir durum.

Fatih Saraç ve Bilâl Erdoğan acaba neler diyecekler, onlarda Altaylı gibi “montajlama” tekniğinden bahsedeceklerse bu kayıtlarda bu işleri organize edeni Hollywood’un ünlü film yapımcısı firmaları hemen transfer etmeli ve hatta en kısa sürede “seslendirme ve montaj” dalında adamı “Oscar”a aday göstermeliler, Altaylı’nın “montaj” iddiasında gerçeklik payı var ise bunu yapan çok iyi bir iş çıkarmış, dinleyen normal vatandaşa bunun bir ekle-çıkar kayıt olduğu havası hiç verilmemiş, eh artık uzmanlar bu konuda uzmanlıklarını konuşturacaklardır sanırım.

Watergate” skandalı Amerikan başkanı Nixon’un başını yemiş, istifa etmek zorunda kalmıştı, o skandal iki gazeteci tarafından ortaya çıkarılmış, daha sonrasında Nixon’un siyasi hayatı bitmişti. Hollywood vakit kaybetmeden bu skandalın hemen filmini yaptı (Başkanın Bütün Adamları All The President’s Men) , başrollerde Dustin Hoffman ,  Robert Redford ,  F. Murray Abraham ,  Hal Holbrook ,  Martin Balsam gibi oyuncular yer almıştı. 

Kayıtlarda “montaj” açıklamasının pek perdeleme yapamayacağı başka bir kısım Fatih Saraç’la Bilâl Erdoğan arasındaki diyaloglar gibi görünüyor, bu şekilde bir montajlama yapabilmek için iki tarafında telefonda epey uzun konuşmuş olması lazım ki montaj için gerekli kelimeler bu kadar rahat yerine ve gediğine otursun.

Eğer bu kayıtlar doğru ise o zaman başbakanın da yapması gereken birşeyler olduğu kesin…

Amerikan halkını aldatmaya, rakiplerine kumpas kurmaya yönelik bir hamlenin ortaya çıkması sonucunda bir başkan gittiğine göre…

Türk Halkı’nı aldatmaya yönelik bir kumpas girişimin bir takım yaptırımları olması gerekmez mi?…

Zor mu diyorsunuz? Aha! yani Türkiye’de zor…

Amerika’da başkan istifa etmişti sonunda?… 

Orası Amerika.

Altaylı’nın alelacele yaptığı açıklamasında dikkati çeken bir nokta kendisinin son zamanlarda başbakanın gezilerine katılmadığını, çağrılmadığını birkaç kez üstüne basarak belirtmiş olması, aralar biraz limoni yani, belliki bu kendisine çok koymuş, bir alınganlık, bir üzüntü var ifade tarzında, başbakana yakın olamamak durumu Altaylı’yı sanki çok derinden yaralamış, her ihtimal göze alınmalı ki gerçek ortaya çıkarılabilsin, uçağa davet edilebilmek için başbakana “şirin” gözükmek zorunluluğu tek yolsa bunun için ne gibi hamleler yapmak yakınlaşmayı gerçekleştirebilir acaba?

En iyisi artık “ne zaman adam oluruz?” sorusunu bir süre sümenaltı etmek, yaşanmakta olunan süreçte artk bu sorunun yanıtlarından rahatsızlık duymamak pek olası değil ve hatta bir süre kendini de sümenaltı etmek işi zamana bırakmak tek mantıklı hareket gibi geliyor, uzaklardan davul sesi hoş geldiği için, davulun hemen yanında bulunanların tam ne hissetiklerini kestirmek buradan pek kolay değil.

Ancak bu sefer Altaylı’nın işi gerçekten zor, gerçi kendisi Levent Kırca ile yukarıdaki görselde gerçekleşen diyalogda  “ben Atatürkçüyüm” diyor, her ne kadar bazı programlarında Atatürkçü düşüncenin aksine davranışlar sergilese, çelişkiler oluştursa da Altaylı “ben böyleyim” diyorsa kabul etmek durumundayız, Atatürkçü düşünce algısı bizden farklı olabilir, kendisi yanlış özümsemiş, yanlış anlamış falan da olabilir, hepimiz insanız sonuçta, elimizde “düşünceölçer” bir sayacımız yok ki.

Bu güzel yurdun bir yerlerinde “Yaradan çarşına pazar versin” derler, yani “tezgâhını açmışssın, Yaradan da müşteri versin” anlamında, ne diyelim başka…

Kolay gelsin Altaylı…      

 

Kırmızı Fulara Tahliye!

Nihayet…

20 Ağustos 1993 doğumlu, henüz 21 yaşında, üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, Güzel Sanatlar’da okumak, tiyatrocu olmak istiyor, resim yapıyor, gitar çalmayı öğreniyordu.

4 Ekim 2013 te yani yaşgününden yaklaşık 45 gün sonra Antalya’daki halkın katıldığı protesto eylemlerinde tutuklandı, ister inanın, ister inanmayın ama suçu sadece “kırmızı” fular takmaktı, pek ikna olmadınız değil mi? Ama bu tamamen gerçek, bunun dışında kendisi ve de mahkeme heyeti dahil olmak üzere neyle suçlandığını bilen yok, o zamandan bu zamana bu pırıl pırıl gülümseyen kızımızı Alanya “L” tipi cezaevinde “tutsak” ettiler.

Anayasanın kendisine verdiği gösteri, yürüyüş ve protesto hakkını kullanmak isterken polis tarafından gözaltına alındı, artık alışık olduğumuz gibi bir yerlerde terör örgütüne destek mitinglerinde ayrılıkçılara, bölücülere, vatan hainlerine kılını kıpırdatamayan polis “Gezi”yi andırabilecek, çağrıştırabilecek en küçük olayda III. Çanakkale Destanı yazmak üzere siperlerinden çıkarak Türk Halkı’na, düşmanına saldırıyor. Bu saldırılarında önüne kim gelirse tutukluyor hele birde “kızıl fular”ı varsa, hiç şansı yok.

Suçu ne?…

Üstüne atılacak bir hikaye bulamadılar, senaryo yazamadılar, ellerinde en ufak bir kanıt olsa idi Ayşe Deniz hala tutsaktı, ama buna rağmen mahkeme Ayşe Deniz’i salmadı, tam beş ayı aşkın bir süredir tutukluydu, gösteriler sırasında “kırmızı” fular takmış olması polis tarafından yakalanması için yeterli idi, mahkeme heyeti de polisle aynı fikirde olduğundan Ayşe Deniz’i bırakmadılar, öyle ya “kırmızı fular” aslında onlar için “kızıl” renkliydi, kızıl komünistlerin sembolüydü, ellerinde yeşil-sarı-kırmızı ortasında “kızıl” yıldız olan  paçavralarla polise saldıranlardan çok daha tehlikeliydi “kızıl fular”.

Kırmızı = Al = Kızıl; bu Türk Bayrağı’nın da rengi ama nedense kimsenin aklına gelmedi, “paralel” hayat tarzlarında herşeyi yeşil görmek istiyenler “kızıl”a gıcık oluyorlardı.

Ayşe Deniz “delikanlı” kız,  müzmin belediye başkanlığından neredeyse zorunlu emekli olacak I. M. Gökçek efendinin ODTÜ’de neden olduğu anlamsız, yıkıcı, kesici, yokedici ve tamamen rant kokan “ormanın içine etme” saplantısına direnen ODTÜ’lü çocukları yalnız bırakmak istememiş, “bana ne panpa” dememişti, onlara Antalya’dan destek olabilmek için fularını takmış, sokağa fırlamıştı tıpkı binlerce genç gibi, ama ah şu “kızıl”, ah şu “kırmızı” fular!

Kesin komünist bu kız!

Atın içeri veledi yatsın üç-beş ay aklı başına gelsin, diğerlerine de örnek olsun!

Ulen, kızıl-al-kırmızı; bu bizim rengimiz, ne alâka “komünist” vs…?

De ki; kız komünist, peki suç mu?

Hayır!

Polise taş, molotof atmış mı?

Hayır!

Eee…?

Ama “kızıl fuları” var!

Hadi ya? Haketmiş o zaman!

Bilinsinki, tüm çocuklarımız en az başbakanınkiler, bakanların mahdumları kadar değerlidir, her ne kadar bizim çocuklarımızın içi dolar dolu ayakkabı kutuları, para sayma makineleri, yatak odalarında kasaları ve kasaların içinden çıkan Amerikan dolarları, Euroları, işleri güçleri olmadığı halde aylığı 60.000TL’ye kirada oturdukları gökdelenlerdeki daireleri olmasada Ayşe Denizler bizim çocuklarımız, bazılarının çocukları çağrıldıkları halde “ifade” bile vermeye gitmezken, böyle bir olayın oluşmaması için her türlü perdeleme önlemleri alınıp, devlet düzeni “hallaç” pamuğu gibi atılırken bizim masum çocuklarımızı kollarından tutup, kelepçeleyip aylarca suçsuz oldukları halde demir parmaklıklar arkasında hürriyetini gasp etmek büyük suç, ama herşeyden önce vicdansızlıktır!

Elinize ne geçti şimdi?

Ders mi, gözdağı mı verdiniz? 

“Nefret”  insani bir duygudur, bu yapılanlar sadece “nefret” olgusunu kabartır.

Üzerlerine suç bile iliştiremediğiniz, buna rağmen hürriyetlerini ellerinden zorla aldığınız kurbanlarınıza daha sonra bir saniyelerini bile geri veremeyecekken, hangi vicdanla yataklarınızda rahat rahat uyuyabileceksiniz?

Bunun hesabı bu dünyada sizlere şimdi olmasa bile en yakın zamanda sorulmayacak mı?

Biliyor musunuz Ayşe Deniz’in, yani 21 yaşındaki bir genç kızın erkek gardiyanlar tarafından iç çamaşırlarına kadar arandığını?

Kızlı – Erkekli oturmak yasak ama cezaevlerinde kızlı-erkekli arama yapmak serbest, öyle mi?

Yazacak çok şey var aslında da, Ayşe Deniz’imizin özgürlüğe kavuştuğu bir günde zaten son beş aydır içine etmiş olduğunuz hayatından bir kesitide birde biz deşmeyelim, elbet bu yapılanların hesabı tek tek sorulacak sorumlu ve sorunlu olanlardan.

Bugün duyduğum tek güzel haberdi Ayşe Deniz’in özgür kaldığı, ailesine kavuşacağı haberi.

Daha geride tutuklu olanlar var, unutmayalım.

Demir parmaklıkların ötesinden bu yandaki hayata, aramıza hoşgeldin Ayşe Deniz!

BDP’lilerden Askeri Konvoya Başkan Apo’lu Uğurlama!

ÖZEL” UĞURLAMA!

Daha önce böylesine “özel” bir uğurlama olmamıştı, bu ilk ve “özel” olanı!

Yetkililer yani, “özel”, “genel”, “yerel” görevli olanlar farkındalar mı acaba?

Yukarıdaki fotoğrafın  “vatana ihanet” suçunun en açık kanıtı olduğunu anlamamak için “özel” bir gayret sarfetmeye gerek var mı? Çocukların bile resme baktıklarında farkettikleri durumu neden bu ülkenin yetkilileri, vatanı korumakla görevli unsurları olanı biteni görmemezlikten geliyorlar?

Daha ne olmasını bekliyorlar?

Göz yumdukları bu durumdan dolayı kendilerininde birgün “vatana ihanet”ten yargılanabileceklerini hiç mi akıllarına getirmezler, bu durumu bir Türk olarak nasıl kabullenebiliyorlar, adamlar tapu dağıtıyorlar, vergi topluyorlar, paçavralarını Türk askeri konvoyunun gözünün içine sokarcasına sallıyarak tepiniyorlar, davullu-zurnalı bayram ediyorlar, halay çekiyorlar!

“Özel”, “genel”, “yerel” beyler kendinize gelin! O askerin geçtiği topraklar Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Türk toprakları, binlerce yıldır Türk’e ait olan topraklar, açıldınız, saçıldınız ama yetti gari!

“Bu kadarına da artık göz yumamazsınız, suç işlenmesine bu kadar kayıtsız kalamaz bir ihanete böylesine ortak olamazsınız!” diye yazamıyacağız fotoğrafa bakılırsa çoktan göz yummuş ve ortak olmuşsunuz!

Kolunu, bacağını, gözünü, kulağını, uzuvlarını bu topraklar için feda etmiş, vücudunun çeşitli yerlerinde hayatları boyunca taşıyacakları şarapnelleri olan gazilerimize ne diyeceksiniz?

Peki ya şehit analarının yüzüne nasıl bakacaksınız?

“Yuh artık” demek yetmez bu saatten sonra… Başka şeyler yapmak lâzım!

MARABALAR SİZİ!

Ayrılıkçı kürtler ezikliklerini ve kendilerini tarihte bir türlü bir yerlere  bağlayamama komplekslerini herhalde “Malta Haçı” ile kapatmaya çalışıyorlar, ellerindeki “haçlı” flamalar bunu gösteriyor, ne yaparsanız yapın bugüne kadar yaşanmış Anadolu tarihinde devlet olabilmek için “hak” iddia edebileceğiniz hiçbir kayıt, iz ve faaliyetiniz yok, bundan sonra da olmayacak, kabile ve aşiret olmaktan daha öteye gidemeyen, kendi aralarında bile ortak bir lisanları bulunmayan ve bu eksikliklerini Türkçe, Farsça, Arapça ile kapatmaya çalışan hainler topluluğundan başka birşey olamayan ayrılıkçı, bölücü zavallılar!

Millet olabilmek için, tek bir bayrağa ve tek bir dile sahip olunması gerektiğini halen daha idrak edemeyen, hak iddia ettikleri değişik bölgelerde farklı bayraklar ve farklı diller kullanan aymazlar!

Bu topraklar sizin kadar “hain” olabilen bir başka kabile ve aşiret daha görmedi.

Önce bir bayrakta anlaşın, sonra tek dil meselenizi halledersiniz, daha sonra da bizleri halledebilirseniz, belki “millet” olma yolunda bir hak iddia etmeye başlarsınız, ama siz ne tek bir bayrak yaratmaya, ne de hepinizin anlayabileceği, anlaşabileceği tek bir dil üretmeye muktedirsiniz, “bizi halletmek” meselesini ise düşünmeyin bile.

Bakın işinizi kolaylaştırmak için alın size hazır bir flama, bırakın “haçı” falan taklit etmeyi, Malta size epeyce uzak, sonuçta hedef “Büyük Israil” olunca bu flama sizin ve büyük patronlarınızın planlarına çok uygun düşecek, bunu Kuzey Irak’ta, yerse Kuzey Suriye’deki “öbekleşmeniz”de   kullanabilirsiniz, ama unutmayın, daha sonra, zaman geçtikçe yavaş yavaş yeşil kırmızı sarı renkler flamamın diğer yarısındaki mavi ve beyaza dönüşecek, ortaya İsrail bayrağı çıkacak, yani gitti sizin flama!

Siz bunu süreç içinde farketmeyeceksiniz bile, farkettiğinizde de zaten sesiniz falan çıkamayacak.

Dağlarda gezen zavallılar! Siz önce gidin sizleri ve atalarınızı köle eden, yersiz, yurtsuz, topraksız bırakan, topunuzu “mal” olarak gören, zamanı geldiğinde oturduğunuz köyü sizlerle birlikte bir başka toprak ağasına satan “ağalarınızla” hesaplaşın. Toprak ağalarınıza ulaşmak için TBMM’ne bir göz atmanız kafi.

Hiç sormuyor musunuz kendinize meclis’teki “ağalarınız” neden birkez olsun sizleri toprağa, berekete, işe, güce kavuşturacak “toprak reform”u konusunda bir çalışma yapmazlar?

Ağalarınızın gazı ve dolduruşuna gelip Türkiye Cumhuriyeti’nin sizlere getirdiği hizmetleri, okul binalarını, hastaneleri, sağlık ocaklarını, şantiyeleri, köyünüze yol getirmek için kullanılan iş makinelerini yakıp viran ediyorsunuz.

Siz bu kafayla hep aynı yerde sayarsınız, ağalarınızda sizi köyünüzle, meranızla “mal” gibi satmaya devam eder.

Zavallı marabalar sizi!